|
YIKILAN AİLE
MÜESSESEMİZ
Hüseyin IŞIK
Günümüzde
rahatlıkla
hissettiğimiz
bir çok ailevi
problemin
temelinde, süs,
gösteriş,
desinler diye
yapılan ölçüsüz
harcamaların
faturası
yatmaktadır. Bu
anlamda
günümüzün çağdaş
imkânlarından
faydalanmanın
yanında,
geçmişte
yaşayanların
hayatları nazara
alınırsa, çok
daha mütevazi,
ama mutlu
aileler
oluşacaktır.
Zira dünyanın ve
dünyalıkların
"fânî" olduğunu
hepimiz
bilmekteyiz.
Aile, toplumun
en küçük
örneğidir. Dar
anlamda anne,
baba ve
çocuklardan
oluşmaktadır.
Buna çekirdek
aile denmektedir
ve günümüzde
giderek
yaygınlaşmaktadır.
Geniş anlamda
ise büyükanne ve
büyük babayı,
hatta daha geniş
anlamda aynı
soydan gelenleri
de katabiliriz
bu oluşuma. O
zaman adı geniş
aile olmaktadır.
Toplumları
oluşturan bu
küçük örnek ne
kadar sağlamsa,
şüphesiz
bunların
oluşturduğu
toplumlar,
devletler de o
oranda güçlü ve
sağlıklıdır.
Aile ne kadar
huzurluysa,
toplum da o
derece
huzurludur. Bu
husus hemen her
bakımdan
söylenebilir.
Yani sağlık,
eğitim, ekonomi
ve akla
gelebilecek her
konuda aileler,
meydana
getirdikleri
toplumların
küçük birer
aynasıdırlar.
Eğer aileler
sağlıklıysa, bu
insanların
oluşturacakları
cemiyetler de
sağlıklı
olacaklar. Eğer
her aile evini
ve çevresini
temiz tutuyorsa,
o beldenin ve
dolayısıyla o
ülkenin
sokakları
tertemiz
olacaktır. Aile;
cinsellik,
neslin devamı,
toplum huzuru,
geleneklerin
sürekliliği gibi
bir çok görevi,
otomatik olarak
üstlenmiş bir
kurumdur.
Günümüzde önemi
daha da iyi
anlaşılan
aileye, bütün
dinlerde büyük
değer
verildiğini
görüyoruz. Gerek
Musevilik, gerek
Hıristiyanlık ve
gerekse yüce
dinimiz
İslamiyet, aile
müessesesine çok
geniş yer vermiş
ve toplumun bu
önemli yapı taşı
hakkında
olabildiğince
teferruata
inilmiştir.
Neslin devamı ve
nefsin terbiyesi
için evlenmenin
lüzumundan tutun
da, kiminle
hangi şekilde
evlilik
yapılacağı,
çocukların iyi
birer insan
olarak
yetiştirilmesi
için nelerin
yapılması
gerektiği,
karıkoca hukuku,
ebeveynçocuk
hukuku,
büyüklere ve
akrabalara
yardıma kadar
günlük hayatta
akla gelebilecek
her husus
aydınlatılmıştır.
AİLEDE ÇÖZÜLME
Ancak, bütün
önemine rağmen
dünyada sanayi
toplumlarının
oluşması ile
birlikte ailede
bir çözülmenin
yaşandığını
görmekteyiz.
Özellikle 2.
Dünya
Savaşı'ndan
sonra gelişmiş
ülkelerde ilk
zamanlar
ekonomik
açılımla
birlikte aile
kurumunun
yıprandığı göze
çarpmaktadır.
Avrupa ülkeleri
ve Amerika
Birleşik
Devletleri,
zamanla bir
tehlike unsuru
olmaya yüz tutan
bu çözülmeyi
farkederek,
derhal gerekli
tedbirleri
almaya
başlamışlardır.
Bu anlamda "aile
politikaları"
oluşturulmaya
başlanmış, hatta
bazı ülkelerde
Aile Bakanlığı
kurulmuştur.
Zira sözkonusu
ülkelerde aile
kurumu, sosyal,
ekonomik ve
psikolojik
olarak tam bir
dağılımın
eşiğine gelmiş,
boşanma oranları
yüzde 50'lere
kadar çıkmış,
doğum oranları
alabildiğince
düşmüştür. Evet
ülkemizde aile
kurumu her şeye
rağmen bu denli
tehlike altında
değildir. Bu,
belki de millî
ve manevî
yapımızdan
kaynaklanan bir
mukavemetin
ürünüdür; ancak
eğer gerekli
tedbirler
alınmazsa,
ileriye dönük
olarak Türk
ailesinin
uğradığı erozyon
da
küçümsenemeyecek
bir duruma
gelir. Çünkü
Batı
toplumlarında
doğum oranının
hızla düşmesi ve
dağılan aileler,
tek ebeveynli
aileler,
uyuşturucu
kullanımı gibi
problemler
yüzünden,
ülkelerin
gelecekleri
tehlikeye düşmüş
ve iş gücü hemen
hemen kaybolmaya
yönelmiştir.
Yeni bir asra
girerken
"aile"nin
yüzyüze kaldığı
tehlikeyi
farkeden batı
ülkeleri, geç de
olsa hatalarını
telafi etmenin
yollarını
aramaya
başlamışlardır.
Hatta bu
çerçevede
Birleşmiş
Milletler,
Avrupa Konseyi
gibi
uluslararası
kurumlar
politikalar
geliştirerek,
üye ülkelere
yardımcı olmaya
çalışmışlardır.
Yine bir
uluslararası
kuruluş olan
Birleşmiş
Milletler
Çocuklara Yardım
Fonu (UNICEF),
özellikle
çocukların
durumunun
düzeltilmesi
için dünya
liderlerinin
biraraya geldiği
zirveler tertip
etmiş ve
çalışan, ezilen
çocukların
korunması
yolunda kararlar
çıkartmıştır.
Birleşmiş
Milletler 1994
yılını "Aile
Yılı" ilan
ederek, dünya
genelinde aile
konusunu yıl
boyunca gündemde
tuttu. Bu
çerçevede
çalışan
annelerin
şartları mümkün
olduğunca
düzeltilmiş,
doğum teşvik
edilmiştir.
NEREYE
GİDİYORUZ?
Yukarıda da
değindiğimiz
gibi, Türk
ailesi belki
geleneksel ve
manevî
dinamikleri
sayesinde Batı
ülkelerindeki
kadar deforme
olmadı. Ancak,
özellikle son
yıllarda Türk
aile sisteminde
de önemli
değişikliklerin
olduğu bir
gerçek.
Büyükşehirlere
göç, iletişim
dünyasındaki
hızlı gelişme,
otokontrolsuz TV
yayınları ve
ekonomik
şartlar, aile
yapımızdaki
farklılaşmaların
yaşanmasında en
önemli unsurlar
olarak önümüze
çıkmaktadırlar.
Bu çerçevede
gerek belirgin
bir şekilde
ortaya çıkan
farklılaşmaların
önüne geçilmesi
ve gerekse
globalleşen
dünya düzeni
içinde yer
tutabilmek için
gelişmiş
ülkelerin aldığı
kararlara uyum
sağlanması
çerçevesinde
Türkiye'de de
Aile Araştırma
Kurumu kuruldu.
Bu anlamda
devlet
politikalarının
oluşturulması
amacıyla 1990
yılında kurulan
Aile Araştırma
Kurumu, ilk
yıllarında aktif
faaliyetlerde
bulunduysa da
müteakip
yıllarda
ülkemizin siyasi
kıskacı altında
aktivitesini
kaybetti. Kurum,
kuruluş
yıllarında
tertip edilen
Aile Şuraları
ile geçici
olarak da olsa
dikkatleri
"aile" kurumunun
üzerine çekti.
Ancak ilerleyen
yıllarda bu
dikkatlerin
dağıldığını
üzülerek de olsa
gördük. GÖÇ,
EĞİTİM VE
EKONOMİK
SORUNLAR
Gün geçmiyor ki,
gazete
sayfalarında ve
TV ekranlarında
bir aile dramına
şahit olmayalım.
Çocukları
tarafından
dövülen, gasp
edilen ve hatta
öldürülen
annebaba
haberleri
içimizi
burkuyor.
Harçlık için
babaannesinin
"kefen parası"
olarak yastık
altında
sakladığı
altınlarını
çalma
senaryoları ile
işlenen suçları
sık sık medyadan
takip
etmekteyiz.
Hatta zaman
zaman gazete
sayfalarının,
aile cinayetleri
sebebiyle
kanrevan
olduğunu
görüyoruz.
Bu sosyal
patlamanın
temelinde yatan
sebepler ise
maalesef zamanla
artış eğilimi
göstermektedir.
Ülkemizin
nüfusunun büyük
bir kısmı göç
eğilimindedir ve
bu akım artarak
devam
etmektedir. Son
yıllarda bir
takım "geri
dönüş"
tedbirleri
alınsa da gerek
ekonomik ve
gerekse terör
eylemleri
dolayısıyla
büyük illere göç
devam
etmektedir. Bu
çerçevede en
büyük göçü alan
İstanbul ise
bugün bir çok
ülkenin bile
nüfusunu geride
bırakan
rakamlara
ulaşarak, yeni
sorunlar yumağı
oluşturmuştur.
Aile Araştırma
Kurumu
araştırmalarına
göre Türkiye'de
19351985 yılları
arasında nüfusun
yüzde 90'ı ilden
ile göç
etmiştir. Göçün
sonucu olarak da
büyük şehirlerde
altyapıdan tutun
da istihdama,
barınmaya ve
eğitime kadar
bir dizi problem
ortaya
çıkmıştır. Zor
şartlarda yaşama
savaşı veren,
çok zor iş
imkânları ile ve
çok sağlıksız
barınma
ortamlarında
yaşayan aileler
göz önüne
alındığında, bu
acı tablo bir
kere daha
kendisini
gösterecektir.
Eğitim ise başlı
başına bir konu.
Her ne kadar
eğitimle ilgili
rakamları
yukarıya çekmek
maksadıyla
zorunlu eğitim 8
yıla çıkarılsa
bile; bırakın
Anadolu'nun ücra
köşelerini,
başta İstanbul
olmak üzere bir
çok büyük ilde
bile yüzlerce,
binlerce çocuk
imkânsızlık
yüzünden okula
gidemiyor.
Körpecik
yürekleriyle
boyacılık
yaparak, simit
satarak "aile
bütçesi" ne
katkıda bulunmak
durumunda olan
çocukların
ilerde
oluşturacakları
aileler ne kadar
huzurlu ve mutlu
olabilir? Kaldı
ki okuma şansı
bulan çocukların
da ileriye dönük
bir çok sorunu
var. Vardiyalı
ve ezbere dayalı
eğitim sistemi,
üniversiteye
giriş, işsizlik
korkusu vs...
Son yıllarda
okul önlerini
mesken tutan
beyaz zehir
tacirleri ise
eğitim yuvaları
için başlı
başına bir
tehdit unsuru
olmaktadırlar.
Ancak herşeye
rağmen, okula
gitme imkânı
olmayan
çocukların
yanında, onlar
yine de şanslı
sayılırlar.
Birbirine bağlı
olarak ekonomik
sorunlar ise
ailelerin
önündeki en
önemli
problemlerden
birisi olarak
karşımıza
çıkmaktadır.
Başta barınma
olmak üzere
beslenme,
eğitim, sağlık
harcamaları,
günümüzün zor
şartları altında
aileler için
adeta kâbus
olmaktadır. Eğer
birde işsizlik
gibi bir tehlike
varsa, o halde o
ailede huzur
aramak nafile...
Bütün bunlara
rağmen, kıt
kanaat geçinmek
durumunda olan
aile
fertlerinin,
aşırı reklam
kıskacında
tüketime
yönlendirilmesi,
toplum üzerinde
tam bir
psikolojik
bunalım
oluşturmaktadır.
Diğer taraftan
aile içindeki
önemli bir
sıkıntı kaynağı
da, maalesef
evlerimizin
başköşesini
işgal eden
televizyonlar
olmaktadır.
Otokontrol
sisteminden
mahrum, millî ve
manevî hususlara
riayet etmeyen
yayınlar,
maalesef
özellikle
çocuklar ve
gençler üzerinde
olumsuz etkiler
bırakmaktadır.
Her ne kadar
RTÜK tarafından
"ahlâkî
kurallara
uyulmadığı"
gerekçesiyle
ekranlar sık sık
karartılsa da;
eğitim seviyesi
düşük insanların
büyük (!) ilgi
gösterdiği
şiddet ve
cinsellik dolu
bu programlar,
sihirli kutudan
genç beyinlere
zehir enjekte
etmeye devam
etmektedirler.
Eğitici ve
belgesel
nitelikli
programların
hemen hemen
görülemediği
ekranlar
maalesef,
"reyting" uğruna
toplumumuzu
uyuşturmaya
devam ediyorlar.
Bu çerçevede
özellikle
çocukların büyük
ilgi
gösterdikleri
çizgi filmler de
içerdikleri
şiddet temaları
ile çocukları
olumsuz
yönlendirmektedirler.
NELER
YAPILABİLİR?
Allah’ü
Tealâ’nın
yarattığı eşrefi
mahluk olan
insan, eğer iyi
bir eğitim
alırsa,
aşamayacağı hiç
bir engel
olamaz. O halde
önümüze çıkan
mesele, önce iyi
bir eğitim. Eğer
yetişen her
nesle millî ve
manevî
değerlerle
donatılmış
kaliteli bir
eğitim
verilebilirse, o
zaman gelecekten
endişe etmek
yersiz olur. Bu
çerçevede, hâlen
uygulanmakta
olan "eğitim
sistemi"nin
yetersizliğini
hemen herkes
rahatlıkla ifade
edebiliyor.
Ancak her
nedense gün gibi
açık olan bu
konuda, bir çok
hususta olduğu
gibi olumlu
adımlar
atılamıyor.
Özellikle
kişinin
vicdanına
yönelik olarak
verilmesi icab
eden dini
eğitimin son
derece zayıf
olduğunu
üzülerek ifade
ediyoruz. Çünkü,
insanları
öncelikle
yaradılış
gâyesine uygun
olarak,
yaradanın
istediği şekilde
eğitmeliyiz.
Bunun için de
kişi öncelikle
Allah Celle
Celalühu’yu
tanıyacak, Allah
sevgisi ve Allah
korkusunu
bilecek.
Müteakiben
annebaba hakkı,
akraba hakkı,
karşılıklı saygı
sevgi ve topluma
karşı görevler
öğretilecek
insana. Eğer
bunları yeteri
kadar
verebilirsek
yeni yetişen
nesillere, o
zaman hiç bir
evlat; bırakın
cinayeti,
annebabaya karşı
"of" bile
demeyecektir.
Cemiyeti kemiren
hırsızlık,
uyuşturucu,
şiddet gibi kötü
davranışlar
toplumda
olmayacaktır.
Dinimizin çok
önem verdiği
konulardan olan
"kul hakkı"nın
şuurlara
yerleştirilmesi,
toplumsal
barışın ve
hoşgörünün tesis
edilmesinde
büyük bir vazife
yapmış
olacaktır. Aile
içi şiddet
ortadan
kalkacaktır.
İnsanların her
birinin başına
birer kolluk
kuvveti dikmenin
mümkün olmadığı
gerçeğini
düşünürsek,
verilecek olan
dini terbiye ve
eğitimin ne
kadar büyük bir
görev ifa ettiği
ortaya
çıkacaktır.
TÜKETİM
ÇILGINLIĞI YA
DA İSRAF!
Sanayileşme ile
ağırlığını
hissettiren
"tüketim
toplumu" olma
eğilimi,
özellikle dar
gelirli
ailelerin en
önemli
problemlerinden
birisi
olmaktadır.
Günümüzde büyük
bir hızla
yaygınlaşan
iletişim
vasıtalarının da
marifetiyle
reklam kıskacı
altına alınan
insanlar, adeta
birer tüketim
aracı haline
getirilmişlerdir.
Halbuki bu hal,
ayağını
yorganına göre
uzatmayan
insanlar için
birer
huzursuzluk ve
hatta bunalım
kaynağı olarak
bir süre sonra
karşısına
çıkmaktadır.
Yine günümüzde
yaygınlaşan bir
teknoloji ürünü
olarak "kredi
kartları" da bu
anlamda tüketim
çılgınlığını
teşvik
etmektedir.
Bu çerçevede,
yüce dinimizin
"israf"ı haram
kıldığı, az ile
yetinme,
kanaatkârlık ve
sabır
konularındaki
telkinleri,
insanların
dizginlenemeyen
nefisleri için
caydırıcı unsur
olacaktır. Zira,
günümüzde
rahatlıkla
hissettiğimiz
bir çok ailevi
problemin
temelinde, süs,
gösteriş,
desinler için
yapılan ölçüsüz
harcamaların
faturası
yatmaktadır. Bu
anlamda
günümüzün çağdaş
imkânlarından
faydalanmanın
yanında,
geçmişte
yaşayanların
hayatları nazara
alınırsa, çok
daha mütevazi,
ama mutlu
aileler
oluşacaktır.
Zira dünyanın ve
dünyalıkların
"fânî" olduğunu
hepimiz
bilmekteyiz.
ÖNCÜLÜK GÖREVİ
DEVLETİN
Yukarıda
anlatmaya
çalıştığımız,
aileyi ve
dolayısıyla
toplumu tehdit
eden unsurlara
karşı fert
bazında
alınabilecek
tedbirler
mutlaka faydalı
olacaktır.
Ancak, bir
otorite ve
yönlendirici
olarak bu konuda
esas görev
devlete
düşmektedir.
Başta eğitim
olmak üzere,
göç, ekonomik
meseleler,
yayınların
kontrolü ve
benzeri
konularda esas
itibarıyla
devlet gerekli
tedbirleri
almalıdır. Bu
konuda
oluşturulacak
politikalar,
toplumumuzun
refahı ve
geleceği için
hayli önemlidir.
UZMAN GÖZÜYLE
“AİLE BAĞLARI
ZAYIFLADI”
Ülkemizde son
zamanlarda
saldırganlık ve
meseleleri kaba
kuvvetle
halletme
eğiliminde bir
artış
görülmektedir.
Bu çerçevede
aile içi
iletişimin
kaybolduğunu ve
aile bağlarının
zayıfladığını
görmekteyiz.
Dolayısıyla,
toplumun temel
kurumu olan
ailenin
desteklenmesi
gerektiğini
söyleyebiliriz.
Zira bu tür
şiddet
olaylarını ancak
aileyi
destekleyerek
önleyebiliriz.
Şiddet olayının
temelinde
eğitimdeki
aksaklıklar
yatmaktadır.
Çocuğun şiddet
eğilimi çizgi
filmlerdeki
şiddet unsurunun
hakimiyeti ile
başlamakta ve
yer yer şiddete
dayalı eğitimle
desteklenmektedir.
Ayrıca adli
sistemdeki
aksaklıklar da
bunu
artırmaktadır.
Bu da aile içi
şiddeti üzücü
boyutlara
taşımaktadır.
Hal böyle olunca
maalesef, aile
içinde
iletişimin
kaybolduğunu,
sıcak ortamın
yokolduğunu ve
aile bağlarının
zayıfladığını
görüyoruz.
Halbuki aile
toplumun
temelidir ve
toplumun
mutluluk ve
huzuru ailenin
sağlamlığı ile
paraleldir. Bu
sebeple tekrar
diyoruz ki,
ailenin
desteklenmesi,
aile düşmanı
akımlarla
mücadele
edilmesi,
ülkemiz
insanının
geleceği
açısından büyük
bir öneme
sahiptir.
Psikiyatrist
Doç. Dr. Sefa
SAYGILI |