|
TV'DEKİ KADIN PROGRAMLARI
ÜZERİNE
Artık bir televizyon toplumuyuz.
Televizyon izlemede
ikinciliğimiz bile var.
En hakiki din yorumlarından,
nasıl kilo vereceğimize kadar
her konuda kılavuzumuz renkli
cam. Bu arada aile yapımızda
yaşadığımız derin kırılmadan
beslenen mebzul miktarda “kadın
programı” da günün her saati boy
göstermekte.
Bu programlar sorun mu çözer
sorun mu üretir, düşünmemiz
gerekiyor.
Çağdaş, modern, ilerici, gerici,
çalışan, çalışmayan, evli,
bekar, dul, yaşlı, genç, dindar,
dindar olmayan, köylü, şehirli,
okumuş, okumamış... Hangi
pencereden bakarsanız bakın,
“kadınlar” bir sorun yumağı.
Kimilerine göre de sorunların
ana kaynağı...
Kadının toplum için, toplumun en
temel kurumu olan aile için
önemi dikkate alındığında, kadın
sorunları, göle atılan bir taşın
oluşturduğu halelerin tüm gölü
kaplaması gibi, toplumsal soruna
sebebiyet verir.
Kadınlar, doğuştan “problemli”
olarak dünyaya gelmezler. Kendi
kendine sorun üreten mazoşist
(kendine eziyet etmekten
hoşlanan) yaratıklar da
değildir. “Kadınları erkekler
dert küpü haline getirdi!” gibi
basit, içi boş bir genelleme
yapmak da hiç zekice değil.
Kadın sorunu başkalarının sorunu
mu?
“Kadın sorunu da ne demek?
Müslüman ailede sorun olmaz! Bu
da ne demek oluyor?” diye
düşünenler olabilir. Fakat
gerçekçi olmak lazım. Kafamızı
kuma gömmeye, gözlerimizi
kapatmaya gerek yok. Gerçekle
yüzleşmemek için körebe oynamak,
bizi ve elbette toplumu içinden
çıkılmaz sorunlar yumağına
gömebilir.
Şunu görmek gerekir ki “dindar
aile”ler de en yalın haliyle
“komşuda pişer bize de düşer”
misali toplumdaki kadın
sorunlarından fazlasıyla
etkilenmektedir. Şayet bir
sorunu yok saymak veya
hafifsemek çözüm olsaydı,
televizyonun çocukları kötü
etkilediğini düşünüp, evlerinden
televizyonu kaldıran ailelerin
çocukları çok farklı olurdu. Ama
iş o kadar basit değil.
Konuya ilişkin kitaplar
yazılıyor: Mutlu olmanın, mutlu
edilmenin, mutlu etmenin,
sevgiyi arttırmanın, evliliği
sürdürmenin mucizevi yolları!..
Denize düşen yılana sarılıyor,
bu tür kitaplar çok satıyor,
kısa zamanda onlarca kez
basılıyor.
Kitapçılar çarşısında yaşlıca
bir teyzeye rastladım. Mushaf
almak için oradaydı. Kitapları
gözden geçirirken, evlilikte
muhabbet ve güzel geçinmeyi konu
alan yakın zamanlarda yazılmış
bir kitap satın aldı. Ayak üstü
muhabbet ederken dedi ki:
- Ben kendim için almadım kızım.
Biz geçindik, olduk, kitabı
kızım için aldım. Ne zaman evine
varsam o kadar dert yanıyor ki,
eve döndüğümde tansiyonum
yükseliyor, hasta oluyorum.
Kocamıza aşık olmak, onu
kendimize aşık etmek, mutlu bir
yuvada gül gibi geçinip gitmek
kitaplardan ne derece
öğrenilebilir? Acaba gerçekten
pek çok ailenin asıl sorunu
kadınların kocalarını az
sevmelerinden mi kaynaklanıyor?
Annelerimiz, büyük annelerimiz
eşleriyle uyum içinde geçinip
gitmeyi kitaplardan, kurslardan
mı öğrendiler? (Kurs lafını
yadırgamayın, pek yakında
Batı'da olduğu gibi bizde de
“mutlu hayat kursları”
açılacaktır. İyi para kazanırlar
mı, ne dersiniz?)
Bu soruları cevaplamada yardımcı
olabilecek birkaç anahtar
kelimeyi biz hatırlatalım:
İtaat, rıza, şefkat, güleryüz,
sabır, diğergâmlık, metanet,
tevekkül, şükür...
Çözümü ekranda aramak
Son bir-iki yıldır, hemen hemen
tüm televizyon kanallarında her
gün saatler süren kadın
programları yapılmakta. İzlenme
oranları hayli fazla olan bu
programlar, ihtiyaç sahiplerinin
isteklerini bir de ekranda dile
getirmenin, üç-beş kuruş maddi
yardım sağlamanın, eş arayanlara
aracılık yapmanın haricinde
sahici bir netice vermiyor. Hele
aile içi sorunlara çözüm
getirmekten, bu konuda işe yarar
şeyler sunmaktan fersah fersah
uzak. Çünkü televizyon
programlarının esas gayesi çözüm
üretmek değil, ne yapıp edip
kendini izlettirmektir. Üstelik
“delinin aklına taş getirir”
cinsten örnekler ve
yaklaşımlarla izleyenleri
vesveseye, karamsarlığa hatta
bunalıma sürükleyici bir etki
yapmaktadır.
Buna rağmen hanımların bu tür
programlara büyük ilgi
duymalarının sebebi ne olabilir?
Benzer sorunlara sahip olmak mı?
Paylaşmak istemek mi? Kendi
acılarını kaygılarını
başkalarının şahsında yaşamak
mı? Ekran karşısında
yalnızlığını gidermek mi?
Yardımcı olmak mı? Beterin
beteri olduğunu görerek haline
şükretmek mi? Yoksa dedikodu
ihtiyacını karşılamak mı?..
Hepsi veya hiçbiri...
Hastaneye gidenin oradaki hasta
çokluğuna bakarak dışarıda
sağlam insan kalmamış hissine
kapıldığı gibi, insan bu
programları seyrederken şu
toplumda sanki doğru dürüst bir
hane kalmamış gibi bir zanna
kapılıyor.
Aslında dürüst davranıp, bu
programlara başka isimler
verilmeli. Çünkü burada kadının,
kadınların kendi çelişkilerinin,
hemcinslerinin yaptıklarının
birer iç hesaplaşması yer
almakta. Mesela, “Kadınlar
Kadınlara Karşı”, “Kadın
Savaşları”, “Kocayı Öldür Kadını
Güldür” gibi...
Ya sunucuların ve canlı yayın
konuklarının yorumlarına,
akıldaneliklerine, vatan
kurtaran aslan edasıyla
yaptıkları önerilere ne demeli?
“Ay inanamıyorum, sen böyle bir
erkeğe nasıl tahammül
ediyorsun?” derken, o
aşağılayıcı ses tonu!.. Sorudaki
gizli mana!.. Akıl verirken
kendini övenler ve daha neler
neler. Fuhşun masum bir ekmek
kapısı olarak örneklendirildiği,
aile içi mahremiyetin edepsizce
ifşa edildiği, insanların
birbirine çamur atmakta
yarıştığı programlar büyük bir
sosyal hizmetmiş gibi lanse
ediliyor. Böyle bir programa
kapağı atabilmek, artık kadınlar
için en kestirme kurtuluş yolu!
Televizyona çıkıp, kocasını ve
yedi sülalesini milyonlarca
insana gammazlamak yeni bir
tehdit yolu, yeni bir yaptırım
gücü. Ee, o kadar arz-ı endam
edip meşhur olunca, bir “kapı”
nın da açılması umulur elbet!
‘Ucuz' TV programlarına ilham
veren ‘pahalı' gerçek
İşin televizyon dünyası tarafı
bir yana, hep övünüp durduğumuz
o meşhur “Türk aile yapısı”
ciddi bir sarsıntı yaşamakta.
Boşanma oranı her yıl katlanarak
artıyor. Bu gidişle, yakın
zamanda bu memleket bir dullar
ülkesi, bir yetimler yurdu
haline gelecek. Tıpkı Avrupa'da,
Amerika'da olduğu gibi.
Batılılaşıyoruz ne de olsa!..
Yürekten katıldığınıza
inandığımız bu eleştiriler bir
yana, toplum olarak üç önemli
gerçekle yüz yüzeyiz:
Birincisi, sorunların kaynakları
farklılaşmakla birlikte,
toplumun her kesiminde ailenin
yıkılma tehdidi veya kırılma
noktasında bulunuyor.
İkincisi, kapitalist zihniyetin
insanların en temel değerlere
dahi sirayet ederek ciddi ahlâkî
sapmalara yol açmasıdır.
Kişilerin ifadeleri ile
davranışları arasındaki
tutarsızlık her geçen gün daha
da artıyor. Mesela dindarlığı
herkesçe görülen bir hanımın
çocuklarına veya kocasına
tahammülsüzlüğü, dedikoduculuğu;
merhamet edebiyatını dilinden
düşürmeyen erkeğin evinde
zulümkârlığı veya evine bağlı
gözükmekle birlikte arada sırada
çapkınlığı “normal” bulması
gibi...
Üçüncüsü ise, aile çatısının
genç ve çocukları barındıracak
sıcaklıktan süratle uzaklaşıyor
olmasıdır. Buna birçok dindar
aile de dahildir. Neredeyse
hemen her programda evden kaçan
evladını aramakta olan gözü
yaşlı ana-babalara yer
verilmektedir.
Kısaca resmi veya gayrı resmi
olarak aileler dağılmaktadır.
Gençler evlerini
terketmektedirler. Bunun dış
cazibeleri olsa da, asıl sebep
içerideki itici koşullardır.
Kılavuzu televizyon olanın...
Yine televizyona, oradan
toplumun zihnine boca edilen
gizli ya da açık mesajlara
dönersek, sadık televizyon
izleyicisi hanımların farkında
olarak ya da olmayarak maruz
kaldığı propaganda şöyle
özetlenebilir:
- Erkekler güvenilmezdir,
fırsatını bulur bulmaz ihanet
eder.
- Kendiniz en önemli, en
kıymetlisiniz. Bunu farkedin ve
ona göre davranın. Yani
çoluk-çocuk diyerek kendinizi
fazla üzmeyin, nasıl olsa onlara
bakan birileri bulunur, en
azından devlet bakar, siz kendi
hayatınıza bakın.
- Eşlerinizin ana-babası,
sülalesi önemli değildir,
evlenince geçinebilmek için
onlarla irtibatı en aza indirin.
- Güzel beraberlikler,
birliktelikler nikahsız da
sürdürülebilir.
- Her evlilik nihayetinde
yıkılmaya mahkumdur.
- Mal-mülk işlerini baştan sıkı
tutun, kendinizi garantiye alın.
- Siz çok akıllısınız.
İsterseniz kendi başınızın
çaresine bakabilir, her
sorununuzu kendiniz
çözebilirsiniz. Aptallık
etmeyin!
Evet; sunulan örneklerden,
ekranlarda yapılan
tartışmalardan bu sonuçlar
çıkıyor. Artık kadın sorunları
programları, kadınlara ne kadar
yararlı, siz karar verin. |