|
DÜNYA SALTANATINDAN GERÇEK BÜYÜKLÜĞE: BELKIS KISSASI
HÜSEYİN OKUR
Rahmet ve hidayet
rehberi Kur'an-ı Kerim, peygamberlerin hayatlarından
kıssalar nakleder. Bunlar sayesinde geçmiş peygamberler
ve ümmetleri hakkında bilgi edinir, kendimizi o
zamanların içinde hissederiz. Aslında bu kıssaların
üzerimizdeki etkilerini sözlerle ifade etmek pek mümkün
değildir. Okur, dinler ve nasibimizi alırız. İşte bu
kıssalardan biri de Belkıs kıssasıdır.
Tarih, yaklaşık olarak
M.Ö. 1000 ila 900 yılları arasıdır. Hz. Davud a.s.'ın
oğlu Hz. Süleyman a.s., babasının vefatından sonra
hükümdarlık vazifesini devralmış, aynı zamanda Allah
Tealâ da onu peygamberlikle görevlendirmiştir.
Süleyman a.s.'a
yeryüzünde hiç kimseye verilmeyen bir saltanat verilmiş
ve yine sadece ona has mucizeler ikram edilmiştir. O
kuşlarla konuşmuş, cinlerden, insanlardan ve
hayvanlardan oluşan çok kalabalık, çok ilginç bir orduya
komuta etmiştir.
‘Hüdhüd kuşu nerede?'
Hz. Süleyman a.s.
ordusuyla Yemen'e, Sebe halkını Allah'a imana davet
etmek üzere sefere çıkmıştı. Zira Sebe halkı ve
başındakiler ateşe ve puta tapınmakta idiler.
Bu sefer esnasında
Süleyman a.s. Hüdhüd adlı kuşu aramış, ancak
görememişti. Hüdhüd yerin altındaki suyu görür ve
mesafesini tesbit edip bildirirdi. Askerleri çok susayan
Süleyman a.s. Hüdhüd'ü göremeyince celâllenmiş ve
“geçerli bir mazeretle gelmezse, onun canını iyice
yakacağım” demişti.
Bu sırada Hüdhüd, Sebe
krallığında Belkıs'ın sarayındaydı. Belkıs, Sebe
krallığının melikesiydi ve büyük bir ordu ile muhteşem
bir hazineye hükmediyordu. Hüdhüd Sebe krallığında bir
süre dolaşıp Süleyman a.s.'ın yanına döndü. Gecikmesinin
sebebini söyleyip özür diledi ve Sebe krallığında
gördüklerini anlattı:
- Sebelilere
hükümdarlık eden, kendisine her şey verilmiş ve büyük
bir tahtı olan Belkıs'la karşılaştım. Onun ve kavminin
Allah'ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan,
kendilerine yaptıklarını süslü göstermiş de onları doğru
yoldan alıkoymuş, dedi. Süleyman a.s.:
- Doğru mu yoksa
yalan mı söylüyorsun bunu göreceğiz, dedi ve bir mektup
yazarak Hüdhüd'e bunu Belkıs'ın sarayına götürmesini
emretti.
Hüdhüd emre uyarak
mektubu saraya götürdü ve Belkıs'ın odasına bırakıp geri
döndü.
Meçhul mektup
Belkıs, odasında
bulduğu mektubu açtı ve okudu. Sonra kavminin ileri
gelenlerini topladı. Onlara şöyle seslendi:
- Beyler, ulular!
Bana çok önemli bir mektup bırakılmış. Mektup
Süleyman'dandır. Mektubuna Rahman ve Rahim olan Allah'ın
adıyla başlıyor. Bana karşı gelmeyin, teslim olun diyor.
Beyler, ulular, bu işte bana bir fikir verin.
Bilirsiniz, siz yanımda olmadan, size danışmadan hiçbir
işi kestirip atmam.
Bunun üzerine ileri
gelenler: - Biz güçlü, kuvvetli kimseleriz, yaman
savaşçılarız ama ferman senindir. Düşün, kararını ver,
neyi emredersen onu yapalım, dediler. Belkıs:
- Ona bir hediye
göndereyim. Eğer o bu hediyeyi kabul ederse dünya
hükümdarlarından birisidir ve bu bizim ondan daha yüksek
ve kuvvetli olduğumuz anlamına gelir. Şayet kabul
etmezse, o Allah tarafından gönderilmiş bir
peygamberdir, dedi ve elçilerin hediyeyle birlikte yola
çıkmalarını emretti.
Elçiler Süleyman
a.s.'ın karargâhına ulaşıp hediyelerini takdim ettiler.
Süleyman a.s. elçilere:
Siz bana maddi
yardım yapmak mı istiyorsunuz? Allah'ın bana verdiği
şey, size verdiğinden daha hayırlıdır. Hediyeniz ile siz
sevinin, ben değil! Hükümdarınıza dönün ve ona söyleyin
ki, asla karşı koyamayacağı ordularla gelir, onları hor
ve hakir bir durumda yurtlarından sürer çıkarırım, dedi.
Hakiki krallık neymiş
anlaşılsın
Elçiler geri dönüp
Belkıs'ın yanına vardılar. Süleyman a.s.'ın dediklerini
bir bir anlattılar. Bunun üzerine Belkıs kavminin ileri
gelenlerini toplayarak Süleyman a.s.'ın karargâhına
doğru yola koyuldu. Nihayet varmalarına az bir mesafe
kala Süleyman a.s. çevresinde bulunanlara:
- Ey ileri gelenler,
onlar gelmeden önce hanginiz Belkıs'ın tahtını bana
getirebilir? diye sordu. Cinlerden biri:
- Sen yerinden
kalkmadan önce getirebilirim, dedi.
Süleyman a.s., daha
erken gelmesini istiyorum, deyince, kendisine Allah
tarafından verilmiş bir ilmin sahibi olan Asaf b.
Berhıya: - Sen daha gözünü açıp kapamadan onu sana
getirebilirim. Gökyüzüne bak, birazdan onun tahtını
yanında göreceksin, dedi ve secdeye kapanıp İsm-i Azam
duasını okudu. Süleyman a.s. hemen o anda Belkıs'ın
tahtını kendi tahtının yanında buldu.
- Bu Rabbim'in bir
lütfudur. Şükür mü edeceğim yoksa nankörlük mü diye beni
sınamaktadır, dedi. Ümmetinden birinin Rabbi'nin katında
hemen duası makbul olunacak bir dereceye ulaştığını
görmüş, hamdetmişti.
Süleyman
a.s. maiyetindekilere dedi ki:
- Tahtı
Belkıs'ın tanıyamayacağı bir hale getirin. Bakalım kendi
tahtı olduğunu fark edebilecek mi?
Emredildiği
üzere taht değiştirilip, üzerindeki mecusilik ve
putperestlik sembolleri söküldü.
Belkıs
ve Sebe krallığının ileri gelenleri Süleyman a.s.'ın
huzuruna vardılar. Misafirler ağırlandı, sohbet edildi.
Süleyman a.s. “Senin tahtın da böyle miydi?” diyerek
Belkıs'ın tahtını gösterdi. Belkıs şaşırarak:
- Tıpkı
o! Fakat ben onu surların içerinde bırakıp gelmiştim.
Onu koruyan binlerce asker vardı. Buraya nasıl gelebildi?
dedi.
Süleyman
a.s. cinlere, Belkıs gelmeden önce, onu ağırlamak için
bir saray inşa etmelerini de emretmişti. Sarayın
avlusunun tabanını billurdan yaptırmış, altından sular
akıtmış ve içine balıklar koydurtmuştu.
Süleyman
a.s. köşke kadar eşlik ederek Belkıs'ı içeri buyur etti.
Belkıs avluyu görünce derin bir su sandı ve kaftanının
eteğini topladı. Süleyman a.s. zeminin billurdan
yapılmış şeffaf bir döşeme olduğunu izah etti.
Bütün bu
yaşadıkları Belkıs'ı derinden sarstı. Krallığı, sarayı,
ihtişamlı hayatı gözünün önüne geldi ve anladı ki asıl
ihtişam Allah'a ve O'nun sadık kullarına ait. Tevbe edip
Allah'a yöneldi. Şöyle niyaz etti:
- Rabbim!
Ben gerçekten kendime yazık etmişim. Süleyman'la beraber
alemlerin rabbi olan Allah'a teslim oldum.
Öyledir;
mal-mülkle övünmek, kendinde bir varlık vehmetmek,
sadece kendine yazık etmektir. Hakiki güç ve zenginlik
Alemlerin Rabbi'ne itaat ve inkıyattır. İnsanlar bunu
anlasın diye peygamberler gönderildi. Ve ibret alalım
diye onların yaşadıkları bize anlatıldı.
Kaynak:
Semerkand dergisi, 11/2004 |